melantina yokuşu

AYŞEN DENİZ ONARAL

Aniden sökülen ete kenetlendi. Üstünü silkeledi. Başı kucağıma düştü. Kurtarılan ufalanıp dağılıyor.  Uzun, kısa bir sürü kemik yuvarlanıyor yokuştan. 

şimdi ben kedi kemiği+ şimdi ben kumru kemiği+ şimdi ben tavuk kemiği+ şimdi ben Leima’ nın kemiği + şimdi ben Manya’ nın, şimdi Yusuf’ un, şimdi Meloş… Rasel… Hatç… 

kara kemik şimdi ben yakılma vakti. panjur gibi ben pencereye ne yaptı. 

şimdi ben kat kat yırtılmış kıyılara. saçlar tarandı kırık taraklar var. 

gözler boyandı gibi epeydir ben aynamı kurumaya bıraktı. 

yemekler yapıldı şimdi ben. yılan yorgunu uzuvları çıngırak. 

yara bere dizleri ben buna alıştı. bir sineği ezdiği orada ben demir kapıyı açtı. 

şimdi ben kırmızı bir solucanı çimdikliyor. karıncam kavanozda dolana dolana. kapkara çöp gibi bir şey epeydir ben kitapçının vitrininde Venüs. 

şimdi ben uyuz bir taş ağır ağır dönüyor. şu denge kuşu hiçbir vaatte bulunmuyor. epeydir ben bir sağa, bir sola, öne, arkaya. gaga izi parmağımda epeydir yara.  

ben buna alıştı. havuz gibi. çukur. 

  

Oyuncak bebek havuzda. Burnunun yerinde kocaman bir oyuk. Aralık göz. Kayıtsız bakış.

“Beni buradan çıkar.” diyor. “Sana uzanamıyorum. Kollarım kısa.” diyorum. O hâlâ “Beni buradan  çıkar.” diyor. Havuzdan yayılan koku midemi bulandırıyor. Yosun. Koku. Dökülen yasemin. Koku.  Sardunya. Koku. Güvercin kakaları. Koku. Fıskiyede pas. Koku. Evden sızan buhur. Koku. Ölüden  yayılan. Koku. Yıkanan ölüden yayılan. Koku. Su. Koku.  

Hafif bir rüzgar. Denge kuşu bir sağa, bir sola. Bebek bana doğru. Denge kuşu bir öne, bir arkaya.  Havuzun kenarına çarptı bebek. Denge kuşu bir sağa, bir sola. Yarım bir daire çizdi bebek. Durdu.  Elimi uzatıyorum. “Saçımdan çekme.” diyor. 

Saç elimde. Sarı. Yapış yapış. Dev tüpünden akmış tutkal. Yas alayı. Kara kamelya arkasında. Denge kuşu bir sağa, bir sola. Bebek yan yatıyor. Ağzındaki emzik düşerse ağlayacak.  Denge kuşu bir öne. Bebek sırtüstü. Hafif bir rüzgar. Denge kuşu arkaya.  

Bebeğin bakışlarında su var. Onu kimseye içirmem. Evimiz bir bebek emziği. Onu kimseye emdirmem.  Bir ölü buldum. Onu kimseye vermem. Tavandan sarkan bir İshak, kordonun ucunda. Ölmenin upuzun  bir uğraş olduğunu düşündürür, 

gömeriz isimleri sardunyalar altında kedilerin kahkahasıyla .  

– Sen hâlâ isminde mi mahsursun, hah hah haaa! 

Narkisos’ un soğanda boğumlanmasını daha sonra, daha sonra, hah hah haa! Yeni bir bahçe çiziyorum hah hah haa, küllü sularla suladığınız yıldızların altına hah hah haa, kahkaha  çiçekleri dolanıyor parmaklarınıza. Hah hah haa! Hah hah haa!  

Kıskacı kırık yengeç, havuzda biriken kağıt gemilerle yosunlanan denizcinin gözü, kuş tüyü, düşen  yaprak, paslı fıskiyenin kasveti oyuncak iskeletini kurcalıyor. 

“Bakma!” 

büyük büyükannenin ölüsü bahçede yıkanıyor. 

“İçeri gir. Bebek oyna. Kitap oyna.” 

(krem: Çilfazıl-mika kavanoz. kırmızı. kolonya: Kadın Teni. kitap: Ayşegül Tatilde.) “Oynamazsan seni eskiurbacıya veririm!” 

“Ayşegül bak bu deniz.” 

beyaz sabunlarda köpürmüş vapurun geçişi. foyaları örtük, elmasla çok broşlu çekmecede kelebek  çanı ağulu irislerden yaprağına mübadil kar. üçüncü gecede erimeye başlamış gövdesinde hiç beni  dinmemiş. istiflenmiş aynasında görünüyor oyunsuz hayat.

“Bakma!” 

büyükannenin ölüsü bahçede yıkanıyor. 

“İçeri gir. Bebek oyna. Kitap oyna.” 

(krem: Çilfazıl-mika kavanoz. kırmızı. kolonya: İzmir Geceleri. ruj: Bishop-kırmızı. pudra: Tokalon.  kitap: Karaboncuk’un Bayramı) 

“Oynamazsan seni eskiurbacıya veririm!” 

“Karaboncuk’un annesi de zenciydi. Babası da zenciydi. Ama Karaboncuk hepsinden daha kara idi.” 

ru ru ruhlar gelecekler mi. tak ta taka tak. ru ru ruhlar geldiler mi. bileğim sızlıyor. yolcular oyuncak.  sargıyı sakınıyorum. okumak zor bir yarayı mı sargıdan sökmek mi sızıdan.  

kuş yanıta vardığında ağaçtan korkuyorum. 

“Bakma!” 

anneannenin ölüsü bahçede yıkanıyor. 

“İçeri gir. Bebek oyna. Kitap oyna.” 

(krem: Çilfazıl-mika kavanoz. kırmızı. pudra: Tokalon. ruj: Catherine Arley-kırmızı. esans: Fujer.  kolonya: Gizli Çiçek. kitap: Gizli Bahçe.) 

“Oynamazsan seni eskiurbacıya veririm!” 

“”Eğer, bir ökse ağacı kuşu olsaydın ve yuvanın nerede olduğunu bana gösterseydin, bunu başkalarına söyler  miydim sanıyorsun? 

“Asla” dedi, “Bir ardıç kuşu kadar güvendesin.”” 

su, yüzümü içiyor. hafifliyorum. su cüzümü içiyor. evvel zaman içinde bir zaman var azalan. yüzüm bin cüz. evvel zaman içinde bir yüz. bu yüzden karıştırıyorum Alkyone’u sırtında taşıyan  dalgaların hangisi boğabilir kağıtsız çocukları koynunda. su yüzümü içiyor herkes çekildikten sonra  kumu. dünyada böyle doğulur. 

“Bakma!” 

annenin ölüsü bahçede yıkanıyor. 

“İçeri gir. Bebek oyna. Kitap oyna.” 

(krem: Havilland. ruj: Astor-Almanya’dan gelmiştir-iki adet-bordo-kırmızı. oje: Astor-Almanya’dan  gelmiştir-iki adet- bordo-kırmızı. fondöten: Elizabeth Arden. deodorant: éida-pembe kutu. parfüm:  Gıvenchy-Almanya’dan gelmiştir. kolonya: Kara Kedi. kitap: Pastoral Senfoni.) “Oynamazsan seni eskiurbacıya veririm!” 

“Vazgeçtikleri özgürlüğü, başkalarında gördüklerinde, bundan rahatsız olurlar.” 

taşlıkta ıslak ayakların izi. unutmayı anlattı kırıp firketeleri. yitirdiği yerde, kaybettiğini arayan makasın  ağzında kör bir fenerle bekledi. irisin irise inkarı küçültsün beni. deniz kuşunun ağladığı görülmüş şey  midir. ayrıkotu yolan ellerin ot bürüdüğü balçıkta bir ölünün içinde de yaşanabilir. 

“Bakma!” 

kara kedinin ölüsü havuzda yüzüyor. 

“İçe i g r b be yn ki ap oy a.” 

(kolonya: Romeo-Ankara’dan-altın kapak-aynalı şişe. kitap: Küçük Prens) 

“Oynamazsan seni…” Hah hah ha! Hah hah ha! 

“Büyükler sayıları sever.” Hah hah ha! Hah hah ha! 

Torbasını irisler bir eskiurbacı Melantina yokuşunun.

On parmağında on denge kuşu oyunsuz çocuklar için bahçeye doluşacaktır, ama denge kuşunun  ayakları yoktur. O iz’siz. 

Hasardır çok ölülü kadın, siyah şal satar eskiurbacıya. 

Her seferinde göğsünden bir nahıl ki içini kurt oymuş. 

Bir ağaçkakan satar ki tende çalışır. 

“Bu yokuştan yeni bir şey çıkmaz mı?” diye söylenir eskiurbacı. 

Çocuk korkar bir torbaya sığabilirliğin ölçüsünden. 

Çıplağının büzüştüğü sandukada kâlbine sopalar ezberler devlete bir şey olmasın diye ki eline oyuncak  bebek de tutuşturulmuştur tek başına ağlamasın. Acı, rengini hatırlar o vakit, kelebek çanı pıhtısını  vurur. Dilekten dileğe bir oyuncak bebeğin arzulanan süsleri örtüşmez elbette kurşunlanan son Hıdırellez yaprağıyla, çünkü o gece bebeğin burnunu kediler yemiştir. 

Kıskacı kırık yengecin ısrarı kurcalar öksüz dilekleri bir oyuncak iskeletinden bir kukaya bağlanır zaman  ki zamanla dileklerin de izi silinir ve torbasını irisleyen eskiurbacı seslenir: 

“Bu evden yeni bir şey çıkmaz!” 

Torbasına son aynasını atıp zamanın, diker köhne ağzını bir kuşun şah damarıyla. Çocuk seslenir: 

“Bu bahçe irislerden çökecek, 

neyse ki Kadifekale’de bütün kediler tekir.”